29/5/2007 - Hikaye - 1
Her etki bir tepki doğurur. Sadece fiziğin değil, aynı zamanda evrenin de vazgeçilmez kanunlarından biri. İlk kez İngiliz bir fizikçi tarafından fark edilmiş gibi görünse de, Amerika’nın Kolomb’un keşfiyle var olmaması gibi, etki-tepki prensibi de Newton’un söylemesiyle oluşmamıştır. Tabiat, teknoloji, bilim… insanlıkla ilgili olan, insanların kullandığı, insanları kullanan her oluşum, kendisine yapılan her etkiye bir tepkiyle cevap verir. Ne zaman haddimizi aşmaya kalktıysak, doğa bizi, yaramaz bir çocuğu terbiye etmeye çalışan şefkatli anne gibi hafif bir tokatla uyarır. Aynı şekilde, önemini anlayıp gereken saygıyı gösterdiğimizde, bilim bizi yeni araçlar ve işimizi kolaylaştıracak icatlarla kucaklar. Şiddeti ne olursa olsun, kim tarafından kime veya neye yapılırsa yapılsın; yapılan her etki, karşılığında bir tepki görür. Belki atalarımız yüzyıllar önce “Ne ekersen onu biçersin” diyerek, Lincolnshire’lı fizikçiden çok daha önce bu kanunun farkına varmıştı, kim bilir.
Tüm bu etki-tepki zırvasını sorgulamaya beni iten ise, önümdeki kâğıtta yer alan, bir buçuk saatlik çalışmam sırasında denk gelmediğim ‘Newton yasaları’ konusundan çıkan abuk sabuk soruydu. Derin bir nefes alıp kâğıttaki diğer sorularda göz gezdirdim. Genel olarak iyi gidiyordum. Saate baktığımda, sürenin bitimine 15 dakika olduğunu gördüm. Bu iyi haberdi; bilmediğim iki soru, cevap kağıdında boş duruyordu ve daha 15 dakikam vardı. Yani etrafta neler olup bittiğine bakmak için saatin dörtte birine sahiptim!
Sınavların en sevdiğim kısmı, etraftaki insanların hareketlerini izlediğim zaman aralığıydı. kopya çekmiyordum, ilgilendiğim verdikleri cevaplar değil, soruları okurken gösterdikleri tepkilerdi daha çok. Örneğin hemen sol çaprazımda oturan, açık renk, pahalı bir gömlek giymiş, saçlarını jöleyle arkaya yatırmış sarışın genç, mekanik kalemin arka kısmını dişleriyle çiğnerken, ne gömleğinin üzerinde nasıl durduğunu, ne de saçlarının iğrenç görüntüsünü umursuyor gibi görünmüyordu. O anda kafasından geçen düşünceler; yukarı doğru belirli hızda hareket eden asansörün içinde tartılan 120 kiloluk bir adamın tartıda ne kadar göreceği gibi saçma sapan şeyler olmalıydı. Koca bir salon dolusu kafası çalışan genç insan, bildikleri konular hakkında sorulan gereksiz derecede zorlayıcı soru yüzünden ter döküyordu. Geleceğimizi belirleyecek olan sınavlarda, o gelecekte asla yer alması gerekmeyen bilgilerin bizden istenmesi gerçekten yaman bir çelişkiydi. Üç sıra arkamdan, ince sesli bir kızın, yanında oturan kişiye ‘özel rölativite teorisi’ni sorduğunu duydum. Garip, ben adını bile söyleyemezken, bu konudaki yorumumuzun kâğıda aktarılmasının istenmesi o an komik gelmişti. Salondaki asayişi sağlamakla görevli olan beş gözetmenden biriyle o an göz göze geldik. Çıtı pıtı, kumral, gözlüklü bir kızdı. Benden bir iki yaş küçük olmalıydı. “Hayrola?” der gibi bakıyordu. Omuz silktim. Tekrar kâğıdımla ilgileniyormuş gibi oturduğum yerde doğrulup dirseklerimi sıraya yasladım. Saate baktığımda, beş dakika kaldığını gördüm. Sınav günleri okula sadece bir tükenmez kalemle gelmek kötü huylarım vardı. Yaptığım hatayı telafi etme şansımın olmadığını bilmek, sınavı nazaran daha heyecanlı hale getiriyordu. Bu da benim gibi tahsil hayatından fazlasıyla sıkılmış biri için çekici geliyordu. Önümde sınav kağıdının dışında sadece siyah renkli bir tükenmez kalemin olması, toplanma sürecini de ortadan kaldırıyordu. Esneyip ayağa kalktım. Yirmi sekiz dakikadır hareketsiz oturan vücudumu esnetmek için sıranın içinde ileri geri birkaç hareket yaptım. Bana en yakın olan gözetmen hemen yanımda bitmişti:
“Henüz çıkamazsınız.” diye fısıldadı kulağıma. Saatimi gösterdiğimde ise, “Tamam işte daha bir dakika var.” yanıtını verdi.
Normal hayatında her şeyi sallayan, her olayı kılıfına uyduran insanların, üzerlerine sorumluluk verildiğinde, kontrolleri altındaki kişilerin her şeyi böylesine titiz ve dakik yapmalarını istemeleri, sinir bozucuydu. Ayakucumdan başlayıp kâğıtların teslim edildiği noktaya kadar işaret parmağımla bir yay çizdim. Salon gerçekten büyüktü.
“Buradan oraya gidene kadar geçer o bir dakika merak etmeyin.” diyip cevap beklemeden emin adımlarla yola koyuldum. Ben yürürken salonda sadece pantolonumun hışırtısının gürültü yaptığını fark edince, kösele ayakkabı giymediğim için hâlime şükrettim. Elimdeki kağıdı görevliye uzatmadan beş saniye kadar önce, “Sınavı bitiren kağıdını teslim edip salonu terk edebilir.” uyarısı yapıldı. Gülümseyerek kendimi dışarı attım.
Kireç boyalı duvarların çevrelediği koridorda, merdivene oturup bir ayağını kalorifer peteğine dayamış, lacivert kot pantolonlu, siyah gömlekli, siyah deri ceketli, simsiyah saçlı, yakışıklı sayılabilecek bir adam, beni görünce ağzındaki sigarayı düşürmemeye dikkat ederek gülümsedi. Adı Burak’tı. Onunla olan ilişkimizi tek cümlede özetlemek gerekse, muhtemelen “Aynı annenin çocuklarıyız.” uygun olurdu. İnce, solgun dudaklarının arasındaki sigarayı eline alıp ciğerlerinde biriktirdiği dumanı üfledi.
“Nasıl geçti sınavın?” diye sorunca güldüm.
“Bana sınav sonrası muhabbeti yaptırmayacaksın değil mi?”
Bir an gözlerime baktı. Çoğu zaman ruh halimi veya o anki duygularımı anlaması için yeterli oluyordu bu. Ama sebebi benim her şeyi dışa yansıtmam değil, birlikte geçirdiğimiz 23 yıldı. İyi olduğuma kanaat getirince oturduğu yerden kalktı, sigarasını yere atıp söndürdü. Önemli bir işi olduğunda takındığı çatık kaşlı sert bakışlarıyla geniş fakülte koridorunu süzüp kalın deri ceketinin yakalarını çekiştirdi.
“Hadi gidelim o zaman.”
Cevap vermeden yürümeye başladım. Koridoru yan yana arşınlayıp geniş çift kanatlı kapıdan bahçeye çıktık. Dışarısı güneşli olmasına rağmen soğuktu. Tipik bir Mart günüydü. Genelde toplumun üst katmanındaki ailelerin ekonomik kaygısı olmayan çocuklarının çoğunlukta olduğu öğrenciler, soğuk havaya inat güneşin tadını çıkarmaya çalışıyorlardı. Kampus girişi ile fakülte binası arasındaki yolun iki yanındaki çimlere uzanmış olan gençler, ders çalışarak, çay, kahve ve sigara içerek, batak oynayarak, gitar çalarak veya gitar çalanları dinleyerek sınav günlerinin zorluğunu atlatmaya çalışıyordu. Onlara baktıkça hem acıyor hem de imreniyordum. Çimlerdeki öğrencilere bakmayı sürdürürken Burak'a:
“Sence biz de bir gün böyle olabilir miyiz?” diye sordum şakayla karışık.
“Nasıl yani? Okul çıkışı kafelere gidip hafta sonu kendini Taksim’e atan tiplerden mi demek istiyorsun?”
Burak’ın sınırları fazlasıyla belirli bir hayat anlayışı vardı. Siyah ve beyazın dışındaki renkleri sevmezdi; bir şey ya doğru ya da yanlış olmak zorundaydı. Kendi yaşadığı hayat şekli doğru ise, aksini yapanlar yanılıyor olmalıydı ona göre. Ortası yoktu.
“Onu kastetmiyorum, yani sence bir gün biz de daha normal şeyleri dert edecek hâle gelir miyiz? Bilirsin; sınav notu, disiplin yönetmeliği veya kariyer yapmak gibi.”
“Bilmem, sen şimdiden o yolda ilerliyorsun baksana. Dershane falan.”
Ona göre ben de haşarı bir çocuktum. Birlikte yaptığımız tüm işleri mecburiyetten, sözünden çıkmaktan korktuğum için yapıyordum. Beni dokuz yaşında sanıyordu hâlâ. Son zamanlardaki en büyük problemimiz de, benim dershanede öğretmen olarak işe başlamış olmamdı. Devamlılık isteyen bir çalışma temposuna girmemin, diğer ‘mesai’mizi etkileyeceğini düşünüp endişe ediyordu. Belki haklıydı kendine göre, ama şu ana kadar hiç sorun çıkmamıştı.
Kampüsün ana kapısındaki güvenlik görevlilerine gülümseyerek selam verip dışarı çıktık. Geniş caddenin karşısındaki otoparka girip, yüz metre öteden bile içerideki en gürültülü otomobil olduğunu tahmin edebileceğiniz, metalik siyah renkli, kocaman tekerlekli bir aracın yanına geldik. Burak kapıyı açmadan önce, camın hemen sol tarafındaki lekeyi nazikçe silip “Selam güzelim” diye fısıldadı. Onun bu hâli her ne kadar bana normal gelse de, gülmekten kendimi alamıyordum. Üç yıl boyunca kazandığı tüm parayı biriktirerek sahip olduğu, hayatında benim dışımda sürekli bulunan tek varlıktı bu araç. Bana bile anlatmadığı dertlerini ‘Nazlı’sına anlattığını biliyordum. Burak’ın en samimi arkadaşı, 1968 model bir Ford Mustang Shelby GT500 idi.
Onca parayla yapabileceği onlarca harika şey vardı; oturduğumuz dandik daireden çıkıp rahat ve lüks bir yere taşınabilirdi, dünya turuna çıkabilirdi, hep hayalini kurduğumuz kafeteryayı açabilirdi. Ama o hiçbirini yapmadı. Bunun yerine, sürekli hayatımızı riske sokarak kazandığımız parayı, her ay asgari ücretten fazla benzin yiyen bir canavara yatırdı. Kızmamıştım Burak’a, ama anlamıyordum işte. Varını yoğunu dört tekerlekli ve çok gürültü yapan bu aygıra yatırdığına inanamıyordum. Ona sorduğumda açıklaması hep hazırdı:
“Bir erkeği hayata bağlayan belli hedefleri olmalı. Kadınlar bütün hayatlarını evlerini temizleyip yemek yaparak, çocuk yetiştirerek, yani evinin hanımı olarak da geçirebilir ama erkek için sürekli uğrunda çaba harcayacağı bazı somut şeyler lazım. Benim somut hedeflerimden en mümkün olanı, şu an içinde bulunduğun bu araba. Ben onca parayı dört tekerlekli çok yakan bir araca değil, hedefime ulaşmış olmanın getirdiği hazza verdim. Zamanı gelince sen de aynısını yaşayacaksın ama bu araba olmayacak.”
Arabaya binip siyah deri kaplı koltuklara oturduğumuzda, işe başlamadan önce kara gözlerine çöken dinginliği yine üzerindeydi Burak’ın. Profilden gayet dik görünen oturuşu, atletik, hatta kaslı sayılabilecek vücut tipi, geniş omuzları ve kaşının üstündeki eski günlerden kalma dikiş iziyle ringe çıkmaya hazırlanan bir bahis dövüşçüsüne benziyordu. Bir şeylerin yolunda gitmediğini anlıyor, kesin karar vermeden önce Burak’ın konuşmasını bekliyordum. Ancak gelen cevap, beklentilerimin hayli ötesinde oldu:
“İzmir’e gidiyorum.”
------ilk bölümün sonu-----
|